Bugun...


Hacer Aydın / Gezgin - Fotoğrafçı

facebook-paylas
İçimizden bir Mardin Geçti
Tarih: 21-10-2018 10:04:00 Güncelleme: 21-10-2018 11:28:00


Tarih Mezopotamya ile başlar derler ya. Bu sözü doğrularcasına topraktan katman katman medeniyetler fışkırıyor. Bu büyülü topraklar her zaman birilerinin ilgisini çekmiş, iştahını kabartmış. Mezopotamya tarih boyunca hep savaşlara sahne olmuş. Bu bereketli bir o kadar kadim topraklarda ne çok acılar yaşanmış. Yaşanılan acılardan mı, taşından toprağından mı yoksa büyüsünden mi insanları bir başka güzel. Bir selam veriyorsun bin selam dönüyor. Paylaşmasını seven cömert insanlar diyarı.

 

Geçen hafta arkadaşlarımla aşık olunası Mardin’e gittik. Her dinin temsil edildiği bu hoşgörü şehri  hepimizin kalbini çaldı dersem abartmış olmam. Muazzam tarihi bir kenara bırakıp biraz o güzel insanları yazmak istiyorum.

 

Arkadaşlarım İzmir’den uçakla gelirken ben Erzurum’dan otobüsle yola düştüm. Akşam 20.00’de bindiğim otobüs gece 4 gibi Mardin’de oldu. Otobüs bir caddenin kenarında durup burası son durak demez mi? Nasıl yani benim otogarda inmem gerekiyor dedim ama bir işe yaramadı. Bu saatte otogar kapalı dediler ve bizi indirdiler.

 

Herkes bir yerlere dağıldı ve ben arkalarından bakakaldım. Ben mi macerayı çekiyorum macera mı beni bilmiyorum. Yolun karşısında o saatte açık bir pastane varmış hemen oraya gidip oturdum. Gecenin 4’ü ben yorgun ve uykusuzum. Fırından mis gibi poğaça kokuları yayılıyor. Bir çay içersem açılırım deyip çay istedim. Çay daha olmamış “biraz bekleyin” dedi çocuk. O arada 2 adam daha geldi. O saatte orada olmam ilgilerini çekince sohbete başladık. Ben de onların masasına oturdum.

 

Şehmus bey hemen kendini anlatmaya başladı. Sohbet sohbeti kovaladı saatler ilerledi ve 6 oldu. Bu arada ben çayımı, kahvemi içiyorum, poğaçamı yiyorum. Pastane arkadaşlarım kalkıp gittiler. “Bizim misafirimizsiniz” diye hesabı kendileri ödediler. Bu durumu daha sonraki günlerde çok güzel anlayacaktım. Aradan bir 15 dakika geçmişti ki Şehmus Bey geri geldi. “Sizi burada yalnız bırakamayacağım için geri döndüm. Arkadaşlarınız gelmeye yakın giderim” dedi. Oturduk zaman geçmiyor ve sözler bitti. Bilgisayarımı açıp ona fotoğraflarımı izlettim. Saat 8 oldu arkadaşlarımın uçağı indi. Şehmus Bey kalkıp gitti, ben kızlarla buluştum…

 

Böyle bir hikayeyle neden mi başladım. Yazının devamını okudukça anlayacaksınız.

Çok ama çok uzun zamandır hep görmek istemişimdir bu masal şehrini. Arkadaşlarımla araba kiralayıp keşfe çıktık. Daracık sokaklarında kendimizi geçmişte bulduk. Kahverengiyi hiç bu kadar sevmemiştim.  Evler toprakla aynı renk. Bir yeri güzelleştiren insanlar deriz hep. Evet gerçekten Mardin çok ama çok güzel ve özel ama insanlarıyla…

Minarenin çana, çanın minareye selam verdiği hoşgörü şehri. Adım attığımız her yerde kendimizi çok özel hissettik. Günde 1 tane içtiğimiz kahveyi 3’e çıkardık, çünkü selamlaştığımız herkes bol kahve, çay, tatlı ikramlarında bulundular. Yol sorduğumuz benzinci, selamlaştığımız pazarcı, sokaklarında kayıp olduğumuz ev sahipleri herkes ama herkes bir şeyler ikram etmeye çalıştılar. Orada yaşasak uzun süre bu tür şeylere para vereceğimizi sanmıyorum. Kaldığımız 4 gün boyunca kahve, çay, tatlı, çerez gibi atıştırmalıklara hiç para vermedik. Şimdi bu özel insanlardan birkaçını anlatmak istiyorum.

Sıra sıra dizilmiş kuruyemişçilerin önünden yiye yiye geçerken gençten bir çocuk bizi durdurdu. Dükkanın önünde gelen geçene badem şekeri veriyor. Şekerimizi aldıktan sonra “ben size kahve içirmek istiyorum” dedi. “Ama biz çok kahve içtik, daha fazla içersek midemiz ağrır” dememize rağmen “ben istiyorum içmeye mecbursunuz” demez mi. O kadar tatlılıkla söyleyiverdi ki onu kırmak ne mümkün. Adı Ferhat. “Okula gidiyor musun Ferhat” dedim.

“Yok abla ne okulu, ben burada hayat okulunun 1.sınıfındayım. Çalışıp aileme birazcık katkı yapmış oluyorum. Hep çalıştım ben.” Ah yanık tenli Ferhat sözleriyle içimizi yaktı ama o kadar keyifle söylüyor ki. Yaptığı işten mutlu olmak işte bu. “Abla kaç gün buradasınız her gün gelin ama ben yarın izinliyim.” Ferhat’ın kahvesini içip, cevizimizi ve bilimum kuruyemişimizi yiyip bir başka kuruyemişçiye daldık. Oldukça büyük dükkan tıka başa kuruyemiş dolu. Hem yiyoruz hem dükkan sahibiyle konuşuyoruz. Ama böyle gelen giden yerse iflas edersiniz dedik. “Burası bizim vitrinimiz, gelen giden yesin diye buradayız. Esas satış yerlerimiz başka. İstanbul’da, İzmir’de yerlerimiz var. Biz bir veriyorsak, bin alıyoruz. Paylaşmanın güzelliği burada…”  Cevabımızı böyle almış olduk.  Ne güzel bir düşünce. Yaşadığımız şehri düşündük bir an ve yorum yapamadık. Esnafın hemen hemen hepsi inanılmaz misafirperver.

Gümüş satan Lavinya Gümüşün sahibi  Mehmet Nur Bey… Kendisi Fransızca öğretmeni ama gümüşçülük yapıyor. Caddeyi bir o tarafa bir bu tarafa dolaşırken her seferinde girip hem çayımızı hem kahvemizi içtik. Kocaman yürekli  diğer dükkan sahipleri hepsine çok minnettarız.

Bu gezide Midyat unutulmazlarımız arasında yerini aldı. Kahverengi konaklarıyla, manastırlarıyla, güneş batımıyla çok güzeldi. Gezide bizim ortak rengimiz kırmızıydı. En kolayı hadi hepimiz kırmızı ruj sürelim dedik ve tabii ki yok. Midyat da bir parfümeriye girdik. Sahibi bizi o kadar sıcak karşıladı ki, sanki dükkan bizim gibi hissettik. Dost Evgin Süryani dilinde konuşuyor. O gün benim doğum günümdü. Bir anda dükkan arkadaşlarıyla doldu. Meğerse Evgin’inde doğum günüymüş. Gelen pastanın üstüne benim içinde mum koydu ve o mumları beraber üfledik. Öyle bir ortamda “Kardeşlikten” başka ne dileyebilirdim ki. Nefis Süryani şarabı eşliğinde kutlamamızı yapıp çıktık. Bu arada kırmızı rujlarımızı aldık tabii ki. Hikayeler çok ama ben son hikayemi yazayım.

Kardeşlik demişken tam buna uygun bir insan hikayesi. Her gün dolaştığımız ara sokaklardan birinde bir tatlıcı dükkanı var. Bir gün önce buharı üstünde tatlılarımızı alıp yemiştik. Hadi gidelim yine yiyelim dedik. Hepsi ikram J off çeşit çeşit tatlılar sahibi ise tatlılardan daha tatlı bir çocuk. Bizi görünce hemen ikramlara başladı. Yanında çayımızı da getirdi. Suriyeli Fadel. Suriye’deki evleri başlarına yıkılınca Mardin’e gelmişler. Annesi ve kız kardeşiyle birlikte. Türkçesi biraz kıt ama İngilizcesi iyi. Akrabaları Avrupa’ya gitmişler ama bu istememiş. Ben burada çok mutluyum, herkes beni bağrına bastı. Orada bilgisayar mühendisliğinde okuyordum, şimdi burada işletme okuyorum. Kasabası Deyrül Zor bombalandığında evleri gibi hayatları da uçup gitmiş. Bilgisayarımda her birini 2 ayda yaptığım programlar vardı, hepsi gitti. Ben her şeyimi kaybettim. Evim bombalandı ve her şeyim o notebookdaydı. Ama ben inanıyorum ki kaybettiğim her şey bana çok iyi dönecek. Gerçekten öyle oldu çünkü ben buna inandım. Şimdi burada küçük bir dükkanım var.”

Bu arada bir de youtube kanalı var...  Onun da adresini alıp izledik. Çok guzel bir video yapmış...

 

https://www.youtube.com/watch?v=_Yth6Zhq0hA&feature=youtu.be

 

Bu arada habire bize pastalarını tattırıyor. Aynı soruyu ona da sorduk. Böyle dağıtmayla olur mu? Olur, örneğin dün bir tur grubu gelmişti. Buradaki bütün kurabiyeleri verdim. Benim düşüncem şöyle: “bir verirsen bin gelir. Onlar sonra benim müşterim olurlar.”

 

Ne güzel bir düşünce, BİR VERİP BİN ALMAK. Misafirperverlikleri için Onur’a, Gabi’ye, Hasankeyf’i gezerken doğum günüm olduğunu duyup kolundaki bilekliği çıkarıp veren beyefendiye ve adını hatırlayamadığım bütün o güzel insanlara binlerce teşekkürler… Hala bir yerlerde iyi insanların yaşadığını bilmek çok güzeldi. Kısaca içimizden bir Mardin geçti.

Mardin insanının “bir selama bin selam” felsefesi keşke tüm yurduma yayılsa…





FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI