Bugun...


Kürşat Şahin Yıldırımer / Davranış Analisti

facebook-paylas
LGBT Sorunu...
Tarih: 07-12-2021 12:00:00 Güncelleme: 07-12-2021 12:05:00


Çocukların eşcinsel olma ihtimalini artıran bazı çevresel faktörler de var.

 

Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği konularının günümüzde daha fazla konuşulmaya başlamasıyla birlikte bu konuyla ilgili bilimsel araştırmalar da yapılmaya başlanmıştır. 

 

Cinsel azınlık gruplarına karşı yapılan kurumsal ve kişilerarası ayrımcılık araştırmalar ışığında belgelenmektedir. 

Yapılan bir araştırmada cinsel azınlık grubunda olan 5 gençten 4’ünün son 12 ay içinde

bir tür fiziksel veya sözlü tacize uğradı saptanmıştır (GLSEN, 2011). 

Cinsel azınlık olan gençler okul ortamının dışında aile ve kişilerarası ilişkilerinde de

ayrımcılığa uğramaktadırlar (D’augelli, Hershberger, Pilkington; 1998).

 

LGBT sorunu, 1950’li yılların başında West (1959), O’Connor (1964), Apperson-Behrens veMcAdoo (1968) gibi isimlerin çalışmalarında eşcinselliği zihinsel hastalık olarak kabul eden önyargılı bir bakış açısıyla akademik gündemde yer almaya başlamıştır. 

 

LGBT bireylere ilişkin siyasi sonuçları ve

toplumda karşılaştıkları damgalanmayı tanımlayan, Amerikan gey ve lezbiyenlerin cinsel kimliklerini açıklayarak yaşamlarını normalleştirmek gibi özelliklere odaklanan çalışmalar bulunmaktadır (Seidman, Meeks, Traschen,

1999; Seidman, 2013). Ayrıca, LGBT bireylerin yaşadığı damgalanmayı araştıran çok sayıda çalışma bulunmaktadır (Muraco, 2005; Land ve

Kitzinger, 2005;Robitaille ve Saint-Jacques, 2009). 

LGBT bireylerin damgalama ile başa çıkma stratejileri ve damgalamanın bu bireylerin

kendilerini toplumun neresinde gördükleri üzerindeki etkisini araştıran çalışmalar yapılmıştır (Peplau ve Fingerhut, 2007).

 

Türkiye 1990’lı yıllara kadar LGBT sorunu hakkında yapılan çalışmalar bakımından güçsüzdü ve bu konuda bilgi alınması için yabancı kaynaklara başvuruluyordu. Batı ülkelerine benzer şekilde bu konuyla ilgili yapılan 12 çalışmalara psikologlar hakim olmuştur ve toplumu büyük ölçüde ilgilendiren

bu sorunu sosyologlar 21. Yüzyıl’ın başlarında sosyolojik perspektiften araştırarak bilime katkıda bulunmaya başlamıştır. 

 

2000’li yıllarda Türkiye’de kişirlerin eşcinsel deneyimlerini ve LGBT bireylere karşı tutumları araştıran çalışmalar yapılmıştır (Sakallı Uğurlu, 2006; Mitrani, 2008; Yıldırım ve

Hacıoğlu,2010). 2010 yılından sonra literatüre bakıldığında bu konudaki araştırmalar genişlemeye başlamış ve eşcinselliğin tıp ile olan ilişkisi de incelenmeye başlanmıştır (Şahan Engindeniz, 2014a; Candansayar, 2014).

 

Yapılan bir diğer çalışma ile medyanın eşcinselliği nasıl temsil ettiği.. 

 

Bu temsiliyetin toplumda ne tür bir algıya neden olduğu ve eşcinsellerin bu algı

ile başa çıkmak için ne tür stratejiler geliştirdiği incelenmiştir.

 (BakacakGelgeç ve Öktem, 2009). Yalçın ve Yılmaz (2013) tarafından Türkiye’deki

LGBT hakları hareketi ve siyasi anlaşmaların analizini yapan bir çalışma yapılmıştır. 

 

“Maskeler süvariler gacılar” isimli kitapta Türkiye’deki trans bireylerin uğradığı ayrımcılık ve nefret suçları incelenmektedir (Selek, 2001).

Hocaoğlu (2002), 25 eşcinsel erkekle yapılan ve bu kişilerin aile ilişkileri, işyeri yaşamları, kişisel sorunlar ve yaşamlarında yaşadıkları zorluklar gibi konularda hayatlarının ayrıntılarını veren “Eşcinsel Erkekler” isimli kitabı yazmıştır.

 

Eşcinsellik neden var?

Çocukların eşcinsel olma ihtimalini artıran bazı çevresel faktörler de var. Bunlardan bazıları:

 

Hamilelikte düşükleri önlemek amaçlı sentetik östrojen alınması!

 

Hamilelik döneminde nikotin ve amfetamin alınması!

 

 

Cinsellik, dünya üzerindeki tüm organizmaların en temel işlevine tekabül eder. Beslenme, metabolizma, hareket ve insanda karşımıza çıkan diğer üstün bilişsel özelliklerin tamamı aslında tüm canlılarda, biyolojik olarak üreme işlevine yardımcı olan, genlerin sonraki nesillere başarılı bir şekilde aktarılmasını sağlamak üzere çalışan mekanizmalar olarak düşünülebilir. 

 

Böyle söyleyince normal insanlara biraz garip gelebileceğinin farkındayım; ama biyolojik gerçek budur. Biyolojik bedenin en önemli işlevi, genleri sonraki nesillere aktararak türün devamını mümkün kılmaktır.

 

 

En temel biyolojik işlev üremek olunca, üremeyle ilgili tüm işlevler de canlıların davranışlarında temel belirleyici bir konumda bulunur. Aynı mantıkla, beyin denen sinir sisteminin kontrol merkezine baktığınızda, orası için de bu temel kural geçerlidir. Üreme ile ilgili devreler, hücreler, bağlantılar ve kimyasal haberleşme maddeleri, canlının davranışı üzerinde çok belirgin bir etkiye sahiptir. 

 

Özetle, normal bir cinsel gelişim sürecinde erkek ve dişi olarak iki cinsiyete sahibizdir. Henüz anne karnında başlayan bu süreç, cinsiyet hormonları dediğimiz testosteron ve östrojen gibi hormonların etkisiyle, bunların düzeylerine ve salınma ritimlerine de bağlı olarak, daha anne karnında cinsiyet karakterlerinin ortaya çıkmasını sağlar. 

 

İlk haftalarda anne karnındaki tüm bebekler cinsiyetsizdir, daha doğrusu hepsi önce kız bebeklerdir. Ne zaman ki erkek bebeklerin cinsiyet sistemleri gelişmeye ve testosteron dediğimiz hormonun miktarı artar, işte o zaman bebek erkek bebeğe dönüşecek değişimler geçirmeye başlar. 

 

Bu olayın önemli bir kalıntısı erkeklerdeki meme başlarıdır. Normalde emzirme işlevi olmayan erkeklerde neden meme başı olduğunu merak ediyorsanız, cevabı bu geç devreye giren cinsiyet farklılaşmasındandır. 

 

Anne karnındaki bebek henüz erkek olmaya başlamadan önce memeler oluşur; fakat erkek bebek gelişiminde, daha sonra yağ doku ile şişecek meme dokusunu meydana getirecek biyolojik donanım artık gelişmez ve geriler. Bundan dolayı erkeklerde meme olmasa da bir kalıntı olarak meme başı mevcuttur.

 

Hormonların eşliğinde başlayan bu cinsiyet gelişimi sadece bedeni değil, beyni de etkiler. Vücuttaki cinsel organlar şekillenirken, beyinde de erkek ve dişi bebeklere özel değişiklikler oluşmaya başlar. Bunlardan belki de en iyi bilineni, erkek bebeklerde beynin sol yarısının kız bebeklere göre biraz daha yavaş gelişmesidir. Bu küçük gelişim farkı, testosteron denen hormon sayesinde olur ve doğumdan sonraki yaşlarda kız ve erkek bebekler arasındaki bir çok temel davranış farkının ortaya çıkmasına zemin hazırlar.

 

Erkek ve kız bebeklerin beyinlerine daha derinlemesine bakıldığında, beynin özellikle hormon sistemini kontrol eden hipotalamus bölgesinde belirgin farklılılar ortaya çıktığını görebiliyoruz. Henüz anne karnında, hamileliğin ikinci yarısıyla birlikte başlayan bu değişiklikler, özellikle detaylarda, erkek ve kadın beyninin farklı özellikler taşımasını sağlar.

Erkek ve kadın beynindeki en önemli farklılıkları kabaca şöyle sıralamak mümkün:

 

Corpus callosum: İki beyin yarısını birbirine bağlayan kalın bir sinir hücresi uzantıları demeti olan corpus callosum, kadınlarda erkeklere göre daha büyüktür. Bu da iki beyin yarısı arasındaki bağlantıların kadınlarda daha yoğun olmasına neden olur.

 

Amigdala: Beynimizin korku, stres ve alarm bölgesi olan amigdala ile ilgili raporlar karmaşık sonuçlar verse de, kadınla erkek arasında farklı olduğuna dair çok işaretler var. Sağ ve sol amigdalanın erkek ve kadında farklı çalıştığını, genel olarak duygusal değerlendirmede kadınlarda daha aktif olduğunu biliyoruz.

 

Hippokampus: Beynimizin hafıza oluşturma, navigasyon ve duygularla ilgili bir bölümü olan hippokampus, kadınla erkek arasında ciddi fark gösteren bölgelerden birisi. Bu bölgenin farklı işlemesine bağlı olarak mesela erkeklerde hafif stres altında öğrenme artarken, kadınlarda tam tersine azalıyor. 

Ayrıca erkeklerde ve kadınlarda baskın hippokampuslar da farklı. Erkekte sol taraf baskınken, kadında sağ hippokampus daha baskın olarka faaliyete geçiyor. Ayrıca yeni sinir hücrelerinin en fazla üretildiği yer olan hippokampus, bu açıdan erkeklerde daha aktif.

 

Frontal lob: Ön beynimiz bir çok işlevsel alana ayrılıyor ve işlevleri henüz açık değil. Fakat buranın bazı bölümleri kadın ve erkeklerde farklı organize olmuş görünüyor. Mesela sosyal ve duygusal öğrenme süreçlerinde öneml olan ventromedila prefrontal korteks (VMPFC) erkeklerde sağ, kadınlarda ise sol tarafta daha aktif. Orbitofrontal kortesk gibi bazı özel alanlara alınan hasarlar erkeklerde önemli işlev kayıplarına neden olurken kadınlarda pek belirgin soruna yol açmayabiliyor.

 

Anterior singulat korteks: Davranışları kontrol etme ve karar verme bölgelerinden birisi olan ACC bölgesinde erkeklerde daha az sinirsel doku var ve bu da erkeklerin biraz daha agresif davranmalarının altında yatan nedenlerden birisi olarak yorumlanıyor.

 

Beyin kabuğu: Kadınlar, bir çok işlevsel beyin bölgesi açısınan erkeklerden daha fazla beyin kabuğuna, yahut “gri maddeye” sahipler. Fakat buradaki toplam hücre sayısı erkeklerde daha fazla.

 

Beyaz madde: Beyinde uzak alanları birbirine bağlayan sinir hücresi uzantılarından oluşan beyaz madde de bazı bölgelerde kadınlarda daha kalın.

 

Hipotalamus: Beynimizin otonom sinir sistemi ve hormon sisteminin en üst kontrol merkezi olan hipotalamusta cinsiyetler arasında farklılık gösterdiği bilinen bir çok bölge var. Bunlardan en temel olanları:

 

Beynimizdeki biyolojik saat merkezi olan suprakiazmatik çekirdek, erkeklerde kadınlara göre iki kat daha büyük (Swaab, 2014)

 

 

Ön hipotalamustaki INAH3 (interstisyel çekirdek; cinsiyetler arası dimorfik çekirdek-Sexually Dimorphic Nucleus – SDN), her yaş gurubundaki erkeklerde kadınlara göre belirgin oranda daha büyük (Allen ve ark., 1989).

 

Eşcinsellik neden oluyor?

Önce bir mini sözlük:

Heteroseksüel (heterosexual): Karşı cinse normal cinsel veya romantik istek duyan kişi

Eşcinsel/Homoseksüel (homosexual): Kendi görünen biyolojik cinsiyetine sahip bireylere cinsel veya romantik arzu duyan kişi.

Biseksüel (bisexual): Her iki cinsiyete karşı da cinsel yahut romantik ilgi duyan kişi.

Transseksüel (transsexual): Dışsal cinsiyetiyle barışamayan ve genelde tıbbi müdahale ile karşı cinsiyetin cinsel özelliklerine geçiş yapan kişi.

Gey (gay): Eşcinsel kişi (erkek veya kadın).

Lezbiyen (lesbian): Kadın eşcinsel

Öncelikle temel sonucu bir paylaşayım: Eşcinsel bireylerin beyni, dıştan görünen cinsiyetlerini taşıyan hemcinslerden büyük oranda farklı. Anne karnında meydana gelen ve gelişen bir çok yapı, eşcinsel bireylerde, hemcinslerinden çok karşı cinsin beyin yapısına daha fazla benzerlik gösteriyor.

 

Eşcinsel bireylerle heteroseksüel bireyler arasında bazı beyin farklarını kısaca şöyle özetlemek mümkün:

 

Suprakiazmatik çekirdek (SCN), eşcinsel erkeklerde, heteroseksüel erkeklere göre daha büyük (Swaab, 2014). Bu bulgu, SCN çekirdeğinin eşcinsellere özel bir yapı değişikliği olduğunu düşündürüyor.

 

INAH-3 çekirdeği eşcinsel erkeklerde, kadın ve erkek boyutlarının arasında bir boyuta sahip (LeVay, 1991).

 

Hipotalamusun hemen üzerinde yer alan ve sağ ile sol şakak loblarını içten birbirine bağlayan bağlantı da eşcinsel erkeklerde belirgin olarak daha büyük (Swaab, 2014).

 

Eşcinsel erkeklerin corpus callosum bağlantısı, kadınlarda olduğu gibi, heteroseksüel erkeklerden daha büyük (Swaab, 2014).

 

Sadece yapısal değil, işlevsel farklılıklar da var. İşlevsel farklılıklar beynin belli uyaranlara nasıl tepki verdiği ölçüldüğünde ortaya çıkan farklılıklardır. İşlevsel farklılıklardan bazı önemlileri şunlar:

 

Erkeklerden elde edilen cinsel feromonlar (koku habercileri) heteroseksüel kadınlarda ve eşcinsel erkeklerde hipotalamus faaliyetine neden oluyor. Fakat bu faaliyet heteroseksüel erkeklerde görülmüyor (Swaab, 2014).

 

Heteroseksüel kadınlarda ve eşcinsel erkeklerde, heteroseksüel erkeklere ve lezbiyenlere göre amigdala ile diğer beyin bölgeleri arasında daha fazla bağlantı var (Swaab, 2014).

 

Heteroseksüel erkeklerde ve lezbiyenlerde, bir kadın yüzü fotoğrafı gösterildiğinde talamus ve prefrontal kortekste çok daha yoğun faaliyet oluşuyor. Eşcinsel erkeklerde be heteroseksüel kadınlarda ise benzer aktivite erkek yüz fotoğrafları gösterildiğinde ortaya çıkıyor (Swaab, 2014).

 

Bunlar belli başlı olarak ortaya konmuş farklılıklardan bazıları. Eşcinsel ve heteroseksüel bireylerin bu işlevsel ve yapısal farklılıkları genel olarak ele alındığında ortaya ilginç ve sade bir manzara çıkıyor: Eşcinsel erkeklerle heteroseksüel kadınların ve eşcinsel kadınlarla heteroseksüel erkeklerin beyin özellikleri birbirlerine benziyor. Yani dış cinsiyeti ne olursa olsun, eşcinsel bir birey, doğuştan karşı cinsin beyinsel özelliklerine sahip olarak doğuyor.

 

Bahsedilen yapıların tamamı anne karnında hamileliğin ikinci yarısında teşekkül eden ve gelişimleri tamamen anne karnındaki süreçlerle ilgili olan yapılardır. Ayrıca bahsedilen beyin yapılarının tamamı bilinçsiz çalışan, hormon sistemlerini ve iradesiz otonom işlevlerimizi kontrol eden iç yönetim sistemlerine aittir. 

 

Bunlardaki değişikliklerin yetişme sırasındaki çevresel şartlara bağlı olmadığı açıkça biliniyor. Yani burada sadece bir kısmı sayılan deneysel ve gözlemsel bulgular, cinsel yönelimin, en azından bu şekilde beyin yapısına sahip olan insanlarda bir seçenek olmadığını açıkça gösteriyor. 

 

Eşcinsellik ve transseksüellik durumları, buradan da açıkça anlaşılacağı gibi, bahsettiğimiz biyolojik yapının doğal bir sonucu aslında…

 

Çocukların eşcinsel olma ihtimalini artıran bazı çevresel faktörler de var. Bunlardan bazıları:

 

Hamilelikte düşükleri önlemek amaçlı sentetik östrojen alınması!

 

Hamilelik döneminde nikotin ve amfetamin alınması!

 

Birden fazla büyük erkek kardeşi olan erkek çocuklarda, annenin önceki erkek bebeklerine karşı geliştirdiği bağışıklık tepkimeleri, sonraki erkek çocuklarda cinsel işlevlerin değişmesine neden olabiliyor (Swaab, 2014).

 

Burada önemli bir noktayı vurgulamakta yarar var. Genellikle eşcinsel eğilimlerin yetişme çağında karşılaşılan çevreyle veya yetiştirilme biçimiyle ilgili olduğuna dair yaygın bir inanış vardır; fakat bunu destekleyecek herhangi bir bilimsel kanıt veya gözlem yok. 

 

Örneğin eşcinsel çiftlerin büyüttükleri çocuklarda artan bir eşcinsellik oranı görülmüyor. Genel olarak bakıldığında eşcinselliğin bir “yaşam tarzı seçimi, tercihi” olarak görülebilmesi pek mümkün değil.

 

Eşcinsellik neden var?

Normalde üreme işlevine yaramayan ve türün devamı için olumsuz görünen eşcinsellik davranışı sadece insanda değil bir çok canlıda görülmeye devam ediyor. Bunun biyolojik olarak kesin bir açıklaması yok; en olası ve makul neden, eşcinsellikle ilgili genetik özelliklerin, eşcinsel davranışa neden olmayan taşıyıcı bireylerde cinsel faaliyeti ve üreme şansını artırıcı bir etki yapıyor olabileceği. 

 

Benzer bir durumu otizm ve şizofreni gibi zihinsel rahatsızlıklarda da görebiliyoruz. Bunların hafif versiyonları insanların araştırıcı, kaşif ve yaratıcı bir zihne sahip olmasını sağlayabiliyor. 

 

Bu da türün selameti için olumlu bir özellik olarak nesiller boyunca korunuyor. Elbette uç durumlardaki davranış değişiklikleri, yani şizofreni ve ağır otizm gibi durumlar da bu çeşitlilik için ödenmesi gereken biyolojik bir bedel olarak düşünülebilir.

 

Hayvanlar aleminde eşcinsel davranışlar şimdiye kadar böceklerden memelilere 1500’ün üzerinde canlı türünde gösterilmiştir. New York hayvanat bahçesindeki çift olarak yaşayan erkek penguenler Roy ve Silo, en bilinen örnekler. 

 

Erkek sıçanlarla rahimde yan yana gelişen dişi sıçanlar, erişkinlik dönemlerinde dişilerle çiftleşme davranışı gösterebiliyor. Bu da rahimde fazla testosteron almalarına bağlanıyor. 

 

Bazı kuşlar, birden fazla erkek ve dişinin birlikte olduğu üçlü ve dörtlü birlikteliklerle yaşıyorlar. İnsana en yakın kabul edilen bonobo maymunlarında da bu uygulama çok yaygın ve cinsel amaçlardan çok barış ve sakinleşme amacıyla kullanılıyor. 

 

Filler, makak maymunları, zürafalar, kuğular ve balinalar başta olmak üzere, bir çok hayvan türünde çeşitli amaçlarla eşcinsel temaslar yaşanıyor. Mezbahalarda kesime götürülen boğaları izleyen herkes, o stresli ortamda bir çok erkek bireyin birbirleri ile çiftleşme davranışına giriştiğini gözlemleyebiliyor. 

 

Montana’da birbirlerine binen erkek sığırların beyinlerinde yapılan çalışmalar, insan eşcinsellerdekine benzer farklılıkların bu hayvanlarda da aynen geçerli olduğunu ortaya koyuyor. Bu örneklerin tümüne baktığımızda eşcinsellik, nispeten oranı düşük ama doğal bir varyasyon gibi görünüyor (Swaab, 2014).

 

Sebebi ve faydası ne olursa olsun, cinsel yönelim ve bunun davranışsal nedenleri konusunu henüz yeni yeni anlamaya başlıyoruz. Yüzlerce yıldır dünyadaki bir çok kültürde, özellikle 19 yüzyıldan sonra batıda ve günümüzde doğu toplumlarında yaygın bir sorun olan eşcinsellik meselesini bu yeni bilimsel bulgularla yeniden ele almak şart.

 

Uzman Terapist 

Kürşat Şahin YILDIRIMER 

0532 603 30 06





FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI